• Peygamber Efendimizin Kabri (Hz. Muhammed’in Mezarı ve Türbesi)

    Hz. Peygamber (s.a.v.), en sadık iki arkadaşı ve İslam’ın ilk iki halifesi Ebu Bekir es-Sıddık ve Ömer bin el-Hattab ile birlikte Hücre-i Saadet’e gömülmüştür. Efendimizin, vefatı sırasında içinde bulunduğu bu mukaddes oda bir zamanlar eşi Hz. Ayşe’nin evidir (oda). Bugün Mescid-i Nebevi kompleksinin bir parçasını oluşturmaktadır ve dünyada en çok saygı gören türbedir. Mezarlar, pencereleri ya da kapıları olmayan ve dolayısıyla görülemeyen ya da erişilemeyen birkaç duvarla çevrilidir.

    Hücre-i Saadet

    Hücre-i Saadet’in bir diyagramı

    Hücre-i Saadet (mukaddes oda), aynı zamanda Efendimizin (s.a.v.) Kabri Şerifi (Arapça: الحجرة النبوية الشريفة; al hujratu n-nabawīyatu l-sharīfa) veya Peygamberlik Bölmesi (Arapça: المقصورة النبوية; al-maqsūratu n-nabawīya), Mescid-i Nebevi’nin güneydoğu bölümünde yer alır. Oda, altın ve yeşil renkli bakır ve demir parmaklıklarla çevrelenmiştir. Odanın kuzey ve güney yanları 16 metre, doğu ve batı yanları ise 15 metre uzunluğundadır. Odanın duvarları ilk olarak Hicri 678/Miladi 1282 yılında I. Baybars (rahimahullah) tarafından yaptırılmış olup, başlangıçta üç metre yüksekliğinde ahşaptan inşaa edilmiştir. Hicri 886/Miladi 1481 yılında yaşanan Mescid-i Nebevi’nin ikinci büyük yangınından sonra, Sultan Eşref Kayıtbay (rahimahullah) duvarları bugün gördüğümüz parmaklıklarla değiştirmiştir. Ravza’nın bir kısmı da bu alan içerisinde yer almaktadır.

    Odanın dört kapısı vardır. Bunlar:

    • Bab al-Tahajjud (Arapça: باب التهجد; Teheccüd Kapısı) – mukaddes odanın kuzey tarafında, Peygamberimizin zaman zaman teheccüd namazı kıldığı yeri gösteren Teheccüd Mihrabı’nın yakınında yer almaktadır.
    • Bab al-Tawba (Arapça: باب التوبة; Tövbe Kapısı) – mukaddes odanın güney tarafında yer alır.
    • Bab Aisha (Arapça: باب عائشة; Ayşe Kapısı) veya Bab al-Wufud (Arapça: “باب الوفود; Heyetler Kapısı) – mukaddes odanın batı tarafında, Ustuwaanah Wufud’un (Heyetler Sütunu) yanında yer alır.
    • Bab Fatima (Arapça: باب فاطمة; Fatıma Kapısı) – mukaddes odanın doğu tarafında yer almakta olup bu kapı, bir zamanlar Hz. Fatıma’nın (r.a.) evinin bulunduğu yere bitişiktir.

    Bab Fatima, Hücre-i Saadet ‘e girmek için kullanılan tek kapıdır. Sadece Suudi Arabistan hükümeti tarafından izin verilenler odaya girebilir.

    Müvacehe-i Şerife

    Müvacehe-i Şerife (Mawajaha)

    Hücre-i Saadet ‘in doğu tarafında bulunan Müvacehe-i Şerife (Arapça: المواجهة الشريفة; “Selamlama Cephesi”), hacıların odanın içine bakabilecekleri ve Peygamberimiz (s.a.v.) ve iki arkadaşını selamlayabilecekleri yerdir. Müvacehe’de üç yuvarlak delik bulunmaktadır. Müvacehe’nin sol tarafında yer alan üç delikten en göze çarpanı ve ilki, doğrudan mübarek Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) bakmaktadır. Biraz sağa doğru gidildiğinde ikinci delik Hz. Ebubekir’in (r.a.) kabrini , üçüncü delik ise Hz. Ömer’in (r.a.) kabrini görmektedir. İlk delik ile diğer iki delik arasında, kapalı bulunan Ayşe Kapısı (diğer adıyla Heyetler Kapısı) bulunur.

    Parmaklıkların üzerinde Kur’an’dan bir ayet bulunmaktadır:

    إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَٰئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَىٰ ۚ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ

    Allah’ın Elçisi’nin huzurunda seslerini alçaltanlar var ya, işte onlar Allah’ın kalplerini doğrulukla sınadığı kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük mükâfat vardır.
    [Hucarat Suresi, 49:3]

    Ayrıca Ayşe Kapısı’nın üzerinde, Peygamber Efendimiz’e bakan görüş deliği ile ashabına bakan iki görüş deliği arasında gümüş bir plaket bulunmaktadır. Bu levha Hicri 1026/Miladi 1617 yılında Osmanlı Sultanı I. Ahmed (r.a.) tarafından Müvacehe’ye eklenmiştir ve oldukça solmuş olan kitabede şunlar yazılıdır:

    بسم الله الرحمن الرحيم : نبيء عبادي أني أنا الغفور الرحيم. يا أيها النبي إنا أرسلناك شاهدا ومبشرا ونذيرا وداعيا إلى الله بإذنه وسراجا منيرا وبشر المؤمنين بأن لهم من الله فضلا كبيرا.اللهم يارحمن بجاه هذا النبي الكريم اغفر لعبدك المنقاد لأحكام شريعة نبيك العظيم السلطان أحمد بن السلطان محمد بن السلطان مراد السلطان بن السلطان سليم بن السلطان سليمان بن السلطان سليم بن السلطان بايزيد ابن السلطان محمد بن السلطان مراد بن السلطان بايزيد بن السلطان مراد بن السلطان أورخان بن السلطان عثمان نصره الله نصرا عزيزا وفتح له فتحا مبينا. و “تاريخ الإهداء بحساب الجمل” ألهمت في تاريخه أهداه حبا خالصا 1026هـ. وكذلك كتب على جانبي اللوح لا إله إلا الله الملك الحق المبين محمد رسول الله الصادق الوعد الأمين

    Hücre-i Saadet’in İçi

    YouTube video

    Hücre-i Saadet iki bölüme ayrılmıştır:

    • Dış oda – dış oda, Hz. Fatıma’nın (r.a.) evi ve Peygamber’in (s.a.v.) kabrinin dış duvarının etrafındaki alandan oluşur. Bu alana erişimi olanlar, bu duvarda asılı olan beze dokunabilir, ancak bunun ötesine geçemezler. Buraya sadece ileri gelenler, bez değiştirenler ve temizlikçiler gibi belirli kişiler girebilmektedir.
    • İç oda – iç oda Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ve iki arkadaşının mezarını içerir. Bir zamanlar Peygamberimizin eşi Hz. Ayşe’nin (r.a.) evi olan bu mukaddes oda, üç set duvarla çevrilidir:
      • İlk duvar seti, Hz. Peygamber’in (s.a.v) Medine’ye hicretinden kısa bir süre sonra evle birlikte inşa edilmiştir. Bu duvarlar Hicri 91/Miladi 711 yılında Ömer Abdülaziz (r.a.) tarafından Kâbe’nin siyah taşlarına benzer taşlarla değiştirilmiştir.
      • İkinci duvar seti de Ömer Abdülaziz (r.a.) tarafından yaptırılmıştır ve beşgen şeklindedir. Odanın Kâbe’ye benzememesi ve insanları ona doğru dua etmekten caydırmak için bu şekilde inşa edilmiştir.
      • Gılafın (kumaş) asılı olduğu üçüncü duvar seti, Sultan Eşref Kayıtbay (rahimahullah) tarafından Hicri 886/Miladi 1481 yılında beşgen duvarın etrafına inşa edilmiştir. Bu set, bir yangında hasar gören beşgen yapıyı güçlendirmek için yapılmıştır. Ziyaretçiler Müvacehe’deki izleme deliklerinden baktıklarında işte bu duvarı görmektedir.

    İç odanın kapısı ya da penceresi yoktur ve herkes için erişilemez durumdadır. İç odaya girip Peygamberimiz (s.a.v.) ve ashabının mübarek kabirlerini gören son kişinin Mescid-i Nebevi’de çıkan büyük yangından sonra mezarların bulunduğu alanı temizlemekle görevlendirilen tanınmış âlim Ali bin Ahmed es-Semhudi (rahimahullah) olduğu bildirilmiştir. Bu olay 500 yılı aşkın bir süre önce, Hicri 886/Miladi 1481 yılına dayanır.

    Mezarların Düzeni

    Üç mezarın nasıl konumlandırıldığı konusunda bilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. Araştırmacıların büyük çoğunluğuna göre mezarlar aşağıdaki gibi konumlandırılmıştır:

    • Hücre-i Saadet ‘in güney duvarına en yakın mezar Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mezarıdır.
    • Peygamber’in (s.a.v.) kabrinin biraz üzerinde, başı Peygamber’in (s.a.v) mübarek omuzlarıyla aynı hizada olacak şekilde konumlandırılmış olan Ebu Bekir Sıddık’ın (r.a.) kabri bulunmaktadır.
    • Hz. Ebu Bekir’in hemen üzerinde, başı Ebu Bekir’in omuzlarıyla aynı hizada olan Ömer ibn el-Hattab”ın (r.a.) mezarı bulunmaktadır

    Bu görüşe göre yerleşim planı aşağıdaki gibidir:

    Bu düzen genellikle ziyaretçilerin Mescid-i Nebevi’de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve iki sahabesini selamlarken takip ettikleri düzendir. Peygamber’i (s.a.v.) selamlayıp kendilerini takdim ettikten sonra, ziyaretçiler genellikle Hz. Ebu Bekir’i (r.a.) selamlamak için sağa doğru bir adım atar ve ardından Hz. Ömer’i (r.a.) selamlamak için sağa doğru bir adım daha atarlar.

    Diğer görüş ise Ebu Bekir Sıddık’ın (r.a.) torunu Kasım ibn Muhammed bin Ebu Bekir tarafından rivayet edilen aşağıdaki hadise dayanmaktadır:

    Resulullah’ın (s.a.v.) önde, Ebu Bekir’in onun başının yanında ve Ömer’in ise ayaklarının yanında olduğu söylenir. Onun başı Allah Resulü’nün (s.a.v.) ayakları altındadır.
    [Sünen-i Ebu Davud’dan rivayet edilmiştir]

    Bu rivayete göre, üç mezarın konumlandırılması aşağıdaki gibidir:

    Mezarların Görünüşleri

    Kasım bin Muhammed bin Ebu Bekir (r.a.), halası Hz. Ayşe’den (r.a.) kendisine göstermesini istediğinde mezarların görünümünü tarif etti. Rivayet ediyor ki:

    Ayşe’ye dedim ki Anne, bana Allah Resulü’nün (s.a.v.) ve iki sahabesinin (Allah onlardan razı olsun) kabrini göster. Bana ne yüksek ne de alçak olan, ancak açık bir alana yumuşak kırmızı çakıl taşlarıyla yayılmış üç mezar gösterdi.
    [Sünen-i Ebu Davud’da rivayet edilmiştir]

    Kasım, Peygamber’in (s.a.v.) vefatından yaklaşık 25 yıl sonra, hicri 36 yılında doğdu ve kabirleri gördüğünde çocuktu.

    Mezarları gören diğer kişiler de onları tümsek şeklinde tarif etmişlerdir. Muhammed ibn Ömer (r.a.) şöyle buyurdu: “Hz. Peygamber, Ebubekir ve Ömer’in kabirleri kambur şeklindeydi ve üzerlerinde çakıl taşları vardı.”

    Ebu Bekir el-Acri (r.a.), ibn Bastam el-Medenî’nin şöyle dediğini rivayet eder: “Ömer bin Abdülaziz zamanında Peygamber’in (s.a.v.) kabrini gördüm – yaklaşık dört inç yükseltilmişti.”

    Rija bin Haiwah Hicri 91/Miladi 711 yılında şunları aktarmıştır: “Odaların duvarları kaldırıldığında bu mezarlar görünür hale geldi. Mezarların üzerindeki kumlu toprak bir şekilde düzleşmişti.”

    Ali es-Semhudi (r.a.) yani Hicri 886/Miladi 1481 yılında mezarları gördüğü bildirilen son kişi, şöyle demiştir: “Odanın artık dümdüz olduğunu gördüm, bu yüzden Ömer’in mezarı olduğunu tahmin ettiğim arkadaki bir tümsek dışında mezarlar artık görülemiyordu.”

    Dördüncü Bir Mezar İçin Yer

    Hücre-i Saadet’te ayrıca dördüncü bir mezarı barındıracak bir yer vardır. Hz. Ayşe (r.a.) önce Peygamber’in (s.a.v) ve babasının yanına gömülmek istemesine rağmen, sonrasında bu fırsatı geri çevirdi ve yeğeni Abdullah ibn el-Zübeyr’den kendisini Peygamber’in (s.a.v.) diğer eşlerinin yanına Cennetü’l-Baki‘ye defnetmesini istedi. Bunun nedeni buraya Hz. Ömer’in oraya gömülmüş olması ve mahrem olmaması olabilir ya da Efendimizin eşlerinin yanına gömülmenin daha uygun olacağını düşünmüş olabilir. Kendisinin ayrıca Abdurrahman bin Avf’a (r.a.) da bu görevi teklif ettiği, ancak onun bu teklifi reddettiği söylenmektedir.

    Hadis literatüründe, dördüncü yerin gökten indikten sonra oraya gömülecek olan İsa bin Meryem (a.s.) için ayrıldığını belirten rivayetler de vardır. Abdullah bin Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Efendimiz şöyle buyurmuştur:

    İsa yeryüzüne inecek. Evlenecek ve çocuk sahibi olacak. Bu şekilde 45 yıl geçirecek ve sonunda ölecek ve benimle birlikte gömülecek. Kıyamet günü ben, İsa, Ebu Bekir ve Ömer aynı yerden dirileceğiz.

    Abdullah bin Selam rivayet (r.a.) etti:

    Muhammed’in özellikleri Eski Ahit’te anlatılmakta ve Hz. İsa’nın da onunla birlikte gömüleceğinden bahsedilmektedir.

    Hücre-i Saadet ‘in Tarihçesi

    Hucurat

    Ayşe bin Ebu Bekir’in ve Peygamber’in diğer eşlerinin evi, Kur’an’ın bir bölümünün (49. bölüm) adını aldığı hucurat (odalar) olarak bilinirdi. Bu hucurat, Mescid-i Nebevi’nin inşa edildiği malzemenin aynısından – hurma ağaçlarından elde edilen liflerle kil tuğlalardan – yapılmış ve caminin bitişiğinde yer almıştır. Aşağıda mescit ve hucaratın nasıl görünmüş olabileceğine dair bir model yer almaktadır:

    YouTube video

    Her ev yaklaşık 5m x 4m boyutlarında bir odadan ve küçük bir arka bahçeden oluşuyordu. Her evin tavanı kollar kaldırıldığında değilebilecek yükseklikteydi.

    Peygamber (s.a.v.)  Medine’ye hicret ettiğinde iki eşi vardı: Hz. Ayşe ve ikinci eşi olan Hz. Sevde bint Zem’a. Her ikisi için de Mescid-i Nebevi’nin arka tarafına (kıble kuzeyden güneye doğru yön değiştirdiğinde caminin ön tarafı haline gelen) bitişik evler inşa edilmiştir.

    Peygamber’in dördüncü eşi ve Ömer bin Hattab’ın kızı Hz. Hafsa bint Ömer’in evi kısa bir süre sonra Hz. Ayşe’nin evinin güneyinde inşa edildi. Evleri birbirinden ayıran dar sokak, bir kişinin yürüyebileceği kadar genişti. İki ev birbirine o kadar yakındı ki, Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa kendi odalarında otururken sık sık birbirleriyle sohbet ederlerdi. Hz. Hafsa’ya ait evin bir kısmı bugün Hücre-i Saadet’in içinde yer almaktadır ve kalan kısım ziyaretçilerin Efendimzi (s.a.v.) selamlarken durdukları yerdir.

    Peygamberimiz (r.a.) ayrıca kızı Fatıma (r.a.) ve damadı Ali bin Ali Talib (r.a.) için bir ev inşa ettirmiştir. Bu ev Hz. Ayşe’nin evinin güneyinde yer alıyordu ve çiftin evlendiği yerdi. Efendimiz (s.a.v.) bazen Hz. Fatıma hakkında bilgi almak için bu evin aralığından bakardı.

    Hz. Ayşe’ye ait evin biri Mescid-i Nebevi’ye, diğeri de kuzeye açılan iki kapısı vardı. Birçok açıdan özeldi. Kutlu Nebi (s.a.v.), kendisinin de söylediği gibi, bu odalarda sayısız vahiy almıştır:

    Ey Ümmü Seleme, Ayşe hakkında beni incitme, çünkü ben Ayşe’den başka sizden hiçbir kadının örtüsü altında yatarken vahiy almadım.
    [Sünen-i Nesai’de rivayet edilmiştir]

    Kutlu Nebi (s.a.v.), diğer eşlerinden izin aldıktan sonra hayatının son birkaç gününü burada geçirdi.

    Peygamberin (s.a.v.) vefatından sonra – Hicri 11 (Miladi 632)

    Peygamber (s.a.v.) Hicri 11 (Miladi 632) yılında vefat ettiğinde, Ayşe’nin evinde onun için bir mezar kazıldı ve yatağının hemen altına gömüldü. İki yıl sonra, arkadaşı Ebu Bekir Sıddık (r.a.) onun yanına gömüldü ve bundan on yıl sonra Ömer bin Hattab (r.a.) aynı odaya gömüldü.

    Hz. Ayşe, kocasının ve babasının ve daha sonra Hz. Ömer’in mezarlarının bulunduğu aynı evde yaşamaya devam etti. Hz. Ömer (r.a.) defnedildikten sonra, ona duyduğu saygıdan dolayı, mahrem olmadığı için eve bir bölme yaptırdı. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından 47 yıl sonra, Hicri 58 (Miladi 678) yılında vefat edene kadar kabirlerin bulunmadığı küçük bir alanda yaşadı.

    Peygamber (s.a.v.) ve iki arkadaşının vefatından sonra Hz. Ayşe’nin bölünmüş odasının bir modeli

    Emeviler Döneminde – Hicri 91 (Miladi 711)

    Hicri 91 (Miladi 711) yılında, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ailesine miras kalan mübarek eşlerinin evleri, Emevi halifesi Velid bin Abdülmelik (r.a.) tarafından Mescid-i Nebevi’yi genişletmek amacıyla satın alındı ve tartışmalı bir şekilde yerle bir edildi. O zamana kadar Medine’de yaşayan Sahabe yoktu ve bu evler boştu, ancak Peygamber’in (s.a.v.) büyük torunu Ali bin Hüseyin Zeynel Abidin (r.a.) düzenli olarak evde oturur ve bazen Mescid-i Nebevi’deki cemaatlere evden konuşurdu.

    Bu haber Medine’de yayıldığında, Medine halkı kederlendi ve mübarek Şehrin havasını hüzün kapladı.

    Ömer bin Ebi Enes (r.a.) , Mescid-i Nebevi’de Ebu Seleme bin Abdurrahman ve Ebu Umame bin Sehl bin Harice bin Zeyd gibi bazı sahabe oğullarının birlikte oturduklarını anlatır. Ağlıyorlardı ve gözyaşları sakallarını ıslatıyordu. Ebu Umame şöyle dedi: “Keşke bu fikirden feragat etselerdi de, insanları bina yapmaktan vazgeçirip yeryüzünün hazineleri onun eline verilmiş olmasına rağmen Allah’ın Peygamberinden razı olduğu şeyleri görselerdi.”

    Şanlı tabii (tâbiinden olan kimselere yani Sahabeleri müslümanken gören kişilere bu sıfat verilir) Said bin el-Müseyyeb (r.a.) şöyle demiştir: “Allah’a yemin ederim ki, onlara dokunmadan bıraksalardı çok sevinirdim. Böylelikle, Medine’den yeni bir nesil ve dünyanın dört bir yanından müminler toplanır; mübarek Peygamber’in kanaatkârlığına şahit olurlar, maddi zevklere tamah etmekten ve birbirleriyle rekabet etmekten vazgeçerlerdi.”

    Daha sonra Halife olan dönemin Medine valisi Ömer bin Abdülaziz (r.a.), hucaratın (odaların) yıkımında bizzat yer aldı. Hz. Ayşe’nin evi söküldüğünde üç mezar ortaya çıktı. Rija bin Haiwah (r.a.), Fath al-Bari’de rivayet eder:

    Velid bin Abdülmelik, Ömer bin Abdülaziz’e Peygamber’in eşlerinin odalarını satın alarak bu alanı caminin sınırları içine dahil etmesi için mektup yazdı. Odaların duvarları kaldırıldığında bu mezarlar görünür hale gelmiştir. Mezarların üzerindeki kumlu toprak bir şekilde düzleşmişti. Ömer bin Abdülaziz, Mescid-i Nebevi’nin genişletilmesi sırasında Hz. Ayşe’nin odasının duvarlarını yeniden inşa etti.

    Mezarlar ayrıca Ebu Bekir el-Acri (r.a.) tarafından “yer seviyesinden yaklaşık dört inç yukarıda” olarak tanımlanmıştır.

    Duvarlar yeniden inşa edilirken ya da inşa edildikten sonra, Hücre-i Saadet’in doğu duvarı çökmüştür. Duvarı yeniden inşa etmek için bir temel kazılması gerekiyordu ve bunun üzerine bir keşif yapıldı. Urve bin Zübeyr (r.a.) anlatıyor:

    Velid bin Abdülmelik’in hilafeti sırasında duvar yıkılınca, insanlar onu onarmaya başladılar ve onlara bir ayak göründü. İnsanlar korktular ve bunun Peygamber’in ayağı olduğunu düşündüler. Ben (Urve) onlara, ‘Allah’a yemin olsun ki, bu Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ayağı değil, Hz. Ömer’in ayağıdır’ diyene kadar bunu onlara anlatabilecek kimse yoktu.
    [Sahîh-i Buhârî’de rivayet edilmiştir]

    Abdullah bin Muhammed bin Akil bin Ebi Talib (r.a.) bu duvarın yıkılışını anlatır:

    Gecenin ilerleyen zamanında Mescid-i Nebevi’ye gelir, Peygamberimizi selamlar ve sabah namazına kadar mescitte kalırdım. Yağmurlu bir gecede, Mugire bin Şu’be’nin evinin yakınındayken, daha önce hiç karşılaşmadığım bir koku aldım. Camiye girip Peygamber’i selamladıktan sonra Hücre-i Saadet’in duvarlarından birinin yıkılmış olduğunu görerek şaşırdım. Odanın içine girdim ve bir kez daha Peygamber’i selamladım. Kısa bir süre sonra, Medine Valisi Ömer bin Abdülaziz, duvarın yıkıldığı haberini aldıktan sonra geldi. Odanın büyük bir bez parçasıyla örtülmesini emretti. Sabah, bir inşaatçı çağrıldı ve odaya girmesi söylendi. İnşaatçı kendisine eşlik etmesi için başka bir kişi daha talep etti. Ömer bin Abdülaziz ve Kasım bin Muhammed bin Ebu Bekir gönüllü oldu. Salim bin Abdullah bin Ömer de gönüllü oldu. Ömer bin Abdülaziz, ‘Bu mezarların sakinlerini kalabalık ederek rahatsız etmemeliyiz’ dedi. Ömer daha sonra azatlı kölesi Müzahim’e odaya tek başına girmesi talimatını verdi. Müzahim, ‘Birinci kabrin yüksekliği diğer iki kabirden biraz daha alçaktır’ dedi. Tadilatın tamamlanmasının ardından Ömer, Müzahim’e Hücre-i Saadet’i temizlemesi için tekrar içeri girmesi talimatını verdi. Muzahim, tadilat tamamlandıktan sonra tekrar içeri girdi ve temizlik yaptı. Daha sonra Ömer, ‘Keşke temizliği Müzahim yerine ben yapsaydım’ dedi. Bu temizlik benim için tüm dünyevi varlıklarımdan daha iyi olurdu.

    Ömer bin Abdülaziz daha sonra Kâbe’nin siyah taşlarına benzer taşlarla duvarları yeniden inşa etti. Bu duvarlar yaklaşık 6,5 metre yüksekliğindeydi ve pencereleri ya da kapıları yoktu, bu nedenle mezarlar erişilemez hale geldi. Ayrıca, iç duvarın etrafına beşgen bir yapı inşa edilmiştir. Duvarın bu tuhaf şekilde inşa edilmesinin nedeni, insanların son haliyle Kâbe’ye benzeyen Hücre-i Saadet’in Medine’deki başka bir Kâbe olduğunu düşünmelerini önlemek düşüncesiydi.

    Ömer bin Abdülaziz tarafından oda etrafına beşgen bir yapı inşa edilmiştir.

    İlk büyük yangından sonra – Hicri 654 (Miladi 1256)

    Hicri 645 (Miladi 1256) yılında bir mum veya kandilin neden olduğu büyük bir yangın Mescid-i Nebevi’yi kasıp kavurmuş, büyük çoğunluğunu yok etmiş, ancak Peygamber Efendimizin (s.a.v.) kabri korunmuştur. Buna rağmen çatı, yüzyıllar önce Ömer bin Abdülaziz (r.a.) tarafından inşa edilen beşgen yapının üzerine çökmüştü. Yangından sonra Medine sakinleri Bağdat’ta bulunan Abbasi Halifesi Mustasım Billah’tan yardım istediler. Ancak Halife, Moğolların Bağdat’ı işgaliyle meşgul olduğundan Mescid-i Nebevi’nin yeniden inşasına tam anlamıyla odaklanamamıştır. Daha sonra diğer Müslüman liderler Mescid-i Nebevi’nin yeniden inşasına yardımcı oldular, ancak kimse kutsallığına saygıdan dolayı beşgen yapıya dokunmak ya da üstündeki veya içindeki enkazı temizlemek istemedi, bu yüzden o halde bırakıldı. Peygamber’in (s.a.v.) kabrini korumak için birkaç yıl boyunca geçici ahşap çatı ve beş kat bez kullanılmıştır.

    Türbenin etrafına inşa edilen muhafaza – Hicri 668 (Miladi 1269)

    I. Baybars (r.a.), çok sayıda Müslümanı katleden Moğol ordusunu yenmiş seçkin bir Memlük Sultanıydı. Mescid-i Nebevi’nin tarihinde ilk kez Sultan Baybars, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) türbesi ile Hz. Fatıma ile Hz. Ali’nin (a.s.) evinin etrafına ahşap bir muhafaza inşa etmiştir. Bu parmaklık, ziyaretçilerin Peygamber (s.a.v.) ve iki arkadaşıyla yüz yüze gelebilecekleri sınırı işaret ediyordu. O zamanlar üç metre yüksekliğinde olup biri doğuda, biri batıda ve diğeri de güneyde olmak üzere üç kapısı vardı. Sultan Baybars, Mısır’dan ahşap siparişi vermeden önce Medine’ye yaptığı bir ziyaret sırasında ölçüleri kendisi almıştır. Bu sınır hala mevcuttur ve bugün ziyaretçilerin, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve ashabını selamladığı altın parmaklık ile sınırlandırılmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) türbesine bitişik olan Ravza’nın bir kısmı da bu sınıra dahildir.

    Kubbe’nin ilk kez inşaası – Hicri 678 (Miladi 1279)

    Hicri 678 (Miladi 1279) yılında Memlük Sultanı El-Mansur Kalavun (rahimahullah), Hücre-i Saadet’in üzerine kubbe inşa eden ilk kişi olmuştur. Tahta malzemeden yapılıp kurşunla kaplanmıştı. Tabanı dikdörtgen, üst bölümü ise sekizgendir.

    İlk kez Hicri 678 yılında gümüş bir kubbe inşa edildi

    Onarım çalışmaları – Hicri 881 (Miladi 1476)

    Hicri 881 (Miladi 1476) yılında Memlük Sultanı Eşref Kayıtbay (rahimahullah), Mescid-i Nebevi’nin yeniden inşası için büyük bir çalışma başlatmıştır. Mescidin tüm bölümleri yıkılıp yeniden inşa edilmiştir. İlk büyük yangın sırasında kabrin duvarlarındaki çatlaklar, duvarların taş kullanılarak yeniden inşa edilmesini gerektirmişti, bu nedenle bu bölümde de onarım yapıldı. İç odanın tavanı yükseltildi ve ahşap kubbe, taştan yapılmış bir kubbe ile değiştirildi. Hücre-i Saadet’in zemini de kırmızı ve beyaz mermerle döşendi.

    İkinci büyük yangından sonra – Hicri 886 (Miladi 1481)

    Hicri 886 (Miladi 1481) yılının Ramazan ayında Mescid-i Nebevi’de ikinci büyük yangın, bir yıldırımın minareye isabet ederek caminin çatısına düşmesiyle çıkmıştır. Bunun sonucunda müezzin hayatını kaybetmiştir. Çatıda başlayan yangın kısa sürede mescidin diğer bölümlerine, hatta komşu evlere de sıçramış, Medine halkı, birkaç kişinin hayatına mal olan yangını söndürmek için ellerinden geleni yapmıştır. Sultan Kayıtbay, Mescid-i Nebevi’nin tamamen restore edilmesini ve ayrıca Peygamber Efendimizin kabrinin temizlenmesini emretmiştir.

    Sultan, Hücre-i Saadet’i temizlemesi için dönemin en büyük âlimlerinden biri olan Ali bin Ahmed es-Semhudi ‘yi (rahimahullah) seçer. Bu vesile ile en az 500 yıldır ilk kez, Peygamberimiz (s.a.v.) ve iki sahabesinin istirahat ettiği iç odaya bir kişinin girdiği bildirilmiştir. Daha sonra Medine ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatı hakkında kapsamlı eserler kaleme alan es-Semhudi, yaşadığı kutlu deneyimi Wafa al-Wafa adlı kitabında şöyle tarif etmiştir:

    Mübarek odaya arkadan girdiğimde daha ileri gitmedim. Daha önce hiç duymadığım bir koku aldım. Orada durabildiğim kadar durdum, peygamberlerin en hayırlısına sonra onun en yakın iki arkadaşına selam verdim ve elimden geldiğince çok dua ettim. Odanın artık düz olduğunu gördüm, bu yüzden Ömer’in mezarı olduğunu tahmin ettiğim arkadaki bir tümsek dışında mezarlar artık görülemiyordu. Yerdeki çakıl taşlarına dokundum ve sanki yeni konmuş gibi nemliydi.

    Kapı olmamasına rağmen, es-Semhudi Hücre-i Saadet’e duvar ile zemin arasındaki bir boşluktan girmiş olabilir. Ayrıca Hücre-i Saadet’teki zeminin dışarıdaki zeminden daha alçak olduğundan bahsetmiştir. Mezarın bulunduğu yere ulaşmak için en az üç kol boyu aşağı inmesi gerektiğini de ek olarak belirtmiştir.

    Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kabrinin etrafına 200 yıl önce I. Baybars tarafından inşa edilen ahşap sınır muhafazası, Eşref Kayıtbay tarafından yapılan restorasyon sırasında metal parmaklıklarla değiştirilmiştir. Parmaklık bugün hâlâ ayaktadır ve ziyaretçiler işte bu çemberin dışında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve ashabına selam vermektedir. Sultan ayrıca Hz. Fatıma’nın (r.a.) evini ve Hücre-i Saadet’in içindeki Efendimizin (s.a.v.) mezarını ayırmıştır.

    Ayrıca Mansur Kalavun tarafından yaptırılan Hücre-i Saadet’in üzerindeki ahşap kubbe yangında yok olduktan sonra yeniden inşa edildi. Yeni kubbe oyma taştan yapılmış ve sağlam bir temel üzerine inşa edilmiştir. Daha sonra bunun üzerine ikinci bir kubbe inşa edilmesi emredilmiştir.

    İlaveten Sultan, yangın sırasında hasar gören beşgen yapının etrafına büyük bir duvar daha inşa ettirmiştir. Bu, gılafın (kumaş) asılı olduğu duvardır ve mermerle kaplanmıştır.

    Osmanlı Döneminde – Hicri 1228 (Miladi 1813)

    Sultan Kayıtbay tarafından yaptırılan üst kubbe, Hicri 1228 (Miladi 1813) yılında Osmanlı Sultanı II. Mahmud (rahimahullah) döneminde değiştirilmiştir. Kubbede çatlaklar oluşup yıkıldığından, yerine kurşun levhalarla kaplı tuğladan bir kubbe yapılmıştır. Bu kubbe yirmi yıl sonra Sultan II. Mahmud’un halefi Sultan Abdülmecid tarafından yeşile boyanmıştır ve günümüzde genellikle Yeşil Kubbe olarak anılmaktadır.

    Peygamber’in (s.a.v.) kabrinin duvarları ayrıca çinilerle kaplıdır. Hücre-i Saadet’te çalışma yapılırken, enkaz ve tozdan korumak için gerekli her türlü önlem alınmıştır.

    Odaya eklenen şiir – Hicri 1265 (Miladi 1848)

    Osmanlı 31 Padişahı Sultan I. Abdülmecid döneminde Kabri Şerif, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) övgü şiirleriyle süslenmiştir. Şiirlerden biri Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sahabesi Ka’b bin Zuheyr’e (r.a.) aittir ve 57 mısradan oluşmaktadır. Diğer şiir ise büyük İmam el-Busiri (rahimahullah)  tarafından bestelenen ve 164 mısradan oluşan ünlü Kaside-i Bürde (Pelerin Şiiri) idi. Bunlar daha sonra Suudi rejimi tarafından kaba bir şekilde boyanmıştır.

    İmam el-Busiri kimdir?
    İmam el-Busiri, çağının en büyük alimlerinden ve manevi üstatlarından biri olan Ebü’l Abbâs-ı Mursî’nin manevi öğrencisiydi. İmam’ın hayatı boyunca vücudunun yarısı felç haldedir, bu yüzden Efendimizin (s.a.v.) şefaati aracılığıyla Allah’tan şifa istemek için bir şiir yazmaya karar verdi. Şiiri yazdığı sırada İmam el-Busiri bir rüya görür ve Peygamber’in (s.a.v.) kendisine geldiğini ve şiiri okuduğunu duyar. Şiiri duyan Peygamberimiz (s.a.v.) o kadar memnun oldu ki İmam’ın etrafına bir örtü sarar ve İmam uyandığında felçten tamamen kurtulur. Bu nedenle şiire Bürde (pelerin veya örtü) gibi onurlu bir sıfat verilmiştir.

    Osmanlıların yönetimi boyunca, Hücre-i Saadet ve bütün olarak Mescid-i Nebevi muhteşem bir şekilde korunmuş ve en üst düzeyde saygı gösterilmiştir.

    Peygamber’in (s.a.v) Vefatı

    Peygamber (s.a.v.) 14 gün süren bir hastalıktan sonra 63 yaşında vefat etmiştir. Ölümünün12 Rebiülevvel 11 Pazartesi (MS 633) kuşluk vakti gerçekleştiği söylenmektedir. İki gün sonra Çarşamba gecesi defnedilmiştir.

    Ölüme yaklaştığında elini bir bardak suya daldırır ve suyu yüzüne silerken “Allah’ım, ölüm acısını yenmeme yardım et” diye dua etmekteydi. Yüzünü de bir battaniye ile örterdi. Sevgili eşi Hz. Ayşe (r.a.), son nefesini verirken onu kucağında tutmuştur. Son sözlerini söyleyip gözleri atamamen açık şekilde göklere bakarken, başı aşağı düştü ve ruhu bedeninden ayrıldı.

    Kederle dolu halde, Efendimizin mübarek başını yavaşça yastığa koydu ve haberi duyan evin kadınlarıyla birlikte ağlamaya başladı. Hz. Ayşe (r.a.) kocasıyla geçirdiği son anları anlatıyor:

    Peygamber (s.a.v.) sağlıklı iken şöyle buyururdu: “Hiçbir peygamberin ruhu, kendisine cennetteki yeri gösterilip sonra da muhayyer kılınmadıkça kabzedilmez. Başı uyluğumun üzerindeyken ölüm ona yaklaştığında bilinci kapandı ve sonra kendine geldi. Evin tavanına bakarak ‘Ey Allah’ım! En üstün arkadaşlarla birlikte’ dedi. (Kendi kendime) ‘Demek ki bizi seçmeyecek’ dedim. Sonra fark ettim ki söyledikleri, sağlığında bize anlattığı bir rivayetin uygulamasıydı. Söylediği son söz, ‘Ey Allah’ım! En yüce dost (birlikte)’ oldu.
    [Sahîh-i Buhârî’de rivayet edilmiştir]

    Ölümünden sonra, yol arkadaşları tam bir şok halindeydi. Ömer (r.a.) inkar halinde Peygamber’in (s.a.v.) uyanacağına inanıyor ve Peygamber’in (s.a.v.) öldüğünü söyleyenleri tehdit ediyordu. Hz. Osman (r.a.) şaşkına dönmüştü ve Hz. Ali ayağa kalkamıyordu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz. Abbas (r.a.) Müslüman toplumunun yaşadığı ve yaşayacağı en trajik günde herkesten daha sakin kaldılar.

    Peygamber’in (s.a.v.) defnedilmesi

    Mezar Alanı

    Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonra, nereye gömülmesi gerektiği konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Muhacirlerden bazıları onun akrabalarının bulunduğu memleketi Mekke’ye gömülmesini önerdi. Bazıları ise onun Kudüs’e, önceki peygamberlerin defnedildiği yere gömülmesini önermiştir, ancak Kudüs Müslümanlara düşman olan Bizanslıların elinde olduğu için bu pek söz konusu olmamıştır.

    Sahabeler kısa süre sonra onu Medine’de defnetme konusunda anlaşmaya vardılar, ancak defin yeri konusunda emin değillerdi. Bazıları onun vaaz verdiği, konuştuğu ve insanlara önderlik ettiği Mescid-i Nebevi’ye gömülmesini önerdi. Minberinin yanında ya da yakınında bir yer önerilmiş, ancak bu fikir reddedilmiştir. Diğerleri ise onun Cennetü’l-Baki‘ye gömülmesi gerektiğini söyledi. İslam’ın ilk Halifesi olan Ebubekir Sıddık (r.a.), Peygamber’in (s.a.v.) peygamberlerin öldükleri yere gömülmeleri gerektiğini söylediğini duyduğunu belirterek bu bilmeceyi çözdü. Bunun duyulmasından sonra Hz. Ayşe’nin evindeki eşyalar, Peygamber’in (s.a.v.) yatağının hemen altında gerçekleştirilecek olan defin işlemine hazırlık olarak kaldırıldı.

    Kutlu Bedenin Yıkanması

    Peygamber’in (s.a.v.) mübarek bedeninin guslü çeşitli aile üyeleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Buna; kuzeni ve damadı Hz. Ali, amcası Hz. Abbas ve iki oğlu Fadl bin Abbas ve Kassam, Peygamber’in (s.a.v.) evlatlık oğlu Usame bin Zeyd ve azatlı kölesi Şukran da katıldı.

    Hz. Abbas, Fadl ve Kusem (r.a.) mübarek bedeni çevirmekten sorumluyken, Usame ve Şükran (r.a.) üzerine su döküyorlardı. Hz. Ali ise kutlu naaşı yıkadı. Gusül esnasında bir elbise ile örtülü olan Peygamber Efendimizin mübarek bedenini teşhir etmemek için çok dikkatli davrandılar.

    Hayatı boyunca olduğu gibi, gusül sırasında da Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mübarek bedeninden güzel kokular yayılıyordu. Hz. Ali şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Resulü, hayatında da ölümünde de ne kadar tatlı ve temizsin!” Gusülden sonra, Hz. Peygamber’in mübarek bedenini kefenlemek için Yemen’den gelen üç beyaz giysi kullanıldı. Bu giysilerden ikisi Sahul köyünde, üçüncüsü ise Hibarah’ta yapılmıştır.

    Daha sonra topluluğun Peygamber’in (s.a.v.) mübarek bedenini görmesine izin verildi. Sahabeler onu görmek ve ona dua etmek için Mescid-i Nebevi’nin kapısına akın etti.

    Cenaze Namazı

    Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer odaya girdiler ve cenaze namazını kılmakta olan sahabelere katıldılar. Oda sınırlı büyüklükte olduğundan, refakatçiler küçük gruplar halinde (on’ar on’ar) gelerek bir sonraki grubun içeri girmesine izin vermek üzere ayrıldılar. Namazı kıldıracak bir imam yoktu. Peygamber (s.a.v.) için ilk dua edenler onun kabilesinin üyeleriydi, onları Muhacirun ve ardından Ensar takip etti. Erkekler namazı kıldıktan sonra, kadınların ve çocukların Peygamber’i (s.a.v.) son kez görmek için içeri girmelerine izin verildi. Odadan ayrılan her kişi, tarifsiz üzüntü, acı ve toplumun geleceği için endişe ile dolu olarak çıktı. İnsanlar Salı günü boyunca ve Çarşamba gününün büyük bir bölümünde Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) görmeye gelmeye devam etti.

    Defin

    Asıl defin işlemine gelindiğinde, Peygamber’in (s.a.v.) nasıl defnedilmesi gerektiği konusunda sahabeler arasında görüş ayrılığı vardı. O dönemde mezarların kazılması için iki temel yöntem vardı:

    • Medineliler, mezarın “L şeklinde” olması için toprağı kazmayı ve genellikle kıble yönünde olmak üzere toprağın kenarına bir niş açmayı tercih ediyorlardı. Ceset nişin içine yerleştirilir ve açıklık tuğlalarla kapatılırdı. Daha sonra mezarın içindeki açık alana cesetten kaçınarak toprak atılırdı. Bu yöntem “Lahd” (Arapça: اللحد) olarak bilinir ve Sünni düşünce ekollerinin çoğuna göre sünnet defin yöntemidir.
    • Mekkeliler mezarın ortasını kazmayı ve cesedi dibine kazdıkları bir çukura düz bir şekilde yatırmayı tercih ediyorlardı. Daha sonra mezardaki cesedin üzerine bir platform yerleştirilirdi. Bu yöntem “Şakk” (Arapça: الشق) olarak bilinir ve Hanefi mezhebine göre tercih edilen defin yöntemidir.
    Nişli bir mezar

    Kabir kazmada usta olan iki sahabe gönderildi: Mekkeli Ubeyde bin Cerrah ve Medineli Ebu Talha el-Ensari. Ancak Ubeyde bulunamayınca Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mezarını kazma görevi Ebu Talha’ya verildi. Ebu Talha, Hz. Ayşe’nin evindeki mezarı Peygamber’in (s.a.v.) dinlendiği yatağın altına kazdı. Bunu Medine usulüyle yaptı. Ayşe (r.a.) anlatıyor:

    Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat edince, kabrinde bir oyuk mu yoksa bir çukur mu açılacağı hususunda ihtilaf ettiler ve bu konuda seslerini yükselttiler. Bunun üzerine Ömer: ‘Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda bağırmayın, ister diri ister ölü olsun’ dedi. Buna binaen, hem oyuk ile kazan hem de çukur ile kabir kazan kimseleri çağırttılar. Sonuç olarak, çukur kazan kimse gelip Rasûlullah (s.a.v.) için oyuklu bir kabir kazdı, sonra da O (s.a.v.) defnedildi.
    [Sünen-i ibn Mace’de rivayet edilmiştir]

    Çarşamba günü akşam karanlığı çöktüğünde ve sahabeler isteksiz ve kederli bir şekilde Peygamber’in (s.a.v.) mübarek bedeninden ayırdıklarında, Peygamber’in (s.a.v.) yakınları onun defni için hazırlandılar. Gecenin dörtte biri veya üçte biri geçtikten sonra, Ali ibn Ebi Talib, Fadl bin Abbas ve Kusem bin Abbas, Şukran (r.a.) ile birlikte Hz. Peygamber’i istirahat yerine indirdiler. Peygamber’in akrabası olmayan Ebu Leyla’nın (r.a.) da Hz. Ali’den izin aldıktan sonra defin işlemine katıldığı bildirilmektedir. Mübarek bedenin üzerine biraz toprak serildikten sonra, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) azatlı kölesi Şukran, Peygamber’in (s.a.v.) giydiği kırmızı bir mantoyu aldı ve onu mezara gömdü. Tuğlalarla bir köprü inşa edildi, ardından mezarın üzeri kumla örtüldü.

    Başı batıya dönüktü ve mübarek yüzü kıbleye çevrilmişti. Ayakları ise doğuya doğru yönelmişti.

    Ebu Bekir es-Sıddık’ın Vefatı ve Defni

    Hz. Ebubekir Hicri 13 senesi 7 Cemaziyelahirde (Miladi 634) hummaya yakalandı. 15 gün sonra Hicri 13 senesi 22 Cemaziyelahir (Miladi 634) tarihinde vefat etti. Kutlu Nebi’nin (s.a.v.) vefat ettiği yaşta yani 63 yaşında vefat etmiştir. Halifeliği iki yıl, üç ay ve 10 gün sürmüştür.

    Peygamber’in (s.a.v.) eşi ve Hz. Ebubekir’in kızı Hz. Ayşe şöyle anlatıyor:

    Ebu Bekir’in hastalığı ilk olarak soğuk bir günde Gusül abdesti alıp ateşlendiğinde başladı. On beş gün boyunca namaz kıldırmak amacıyla dışarı çıkamadı ve Ömer’e namaz kıldırmasını emretti. Bu dönemde onu ziyaret ederlerdi ve hastalığı sırasında onu en sık ziyaret eden kişi Osman’dı. Hastalığı ağırlaşıp, “Doktor çağıralım mı?” diye kendisine sorulduğunda o “Doktor beni zaten gördü” deyip, “Ben istediğimi yaparım” diye buyurmuştur.

    Eşi Esma bint Umeys tarafından yıkanması ve Peygamber’in (s.a.v.) yanına defnedilmesi talimatını verdi. Kızı Hz. Ayşe’ye (r.a.) Peygamber’in (s.a.v.) vefat ettiği günün hangi gün olduğunu sormuş, o da Pazartesi olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine bulundukları günün hangi gün olduğunu sordu ve Pazartesi cevabını aldı. Bunu duyunca, Pazartesi gününden sonra yaşamayacağını beyan etti ve aynı gün gömülmesi için talimat verdi.

    Ebu Bekir’in söylediği son sözler Allah’ın sözleriydi:

    Müslüman olarak ölmemi ve salihlerle beraber olmamı sağla. (Kur’an 12: 101)

    Eşi tarafından yıkandı ve talimatlarına uygun olarak iki giysi ile kefenlendi. Geceleyin, akşam ve yatsı namazları arasında, Hz. Ayşe’nin odasında Peygamber’in (s.a.v.) yanına, başı Allah Resulü’nün (s.a.v) mübarek omuzlarına gelecek şekilde defnedildi. Peygamber (s.a.v.) gibi ayakları doğuya, başı batıya ve yüzü kıbleye dönüktü.

    Cenaze namazı ise halefi Ömer ibn el-Hattab (r.a.) tarafından kıldırıldı. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Talha ve Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman (r.a.), onu gömmek üzere mezarına indiler. Gömüldüğü oyuk, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) kabrinin kenarındaydı.

    Ömer bin Hattab’ın Ölümü ve Defni

    Ömer ibn el-Hattab (r.a.) Hicri 23/Miladi 644 yılının Zilhicce ayının 26 veya 27’sinde bir Çarşamba günü şehit edildi. Peygamber (s.a.v.) ve selefi Ebu Bekir es-Sıddık gibi o da vefat ettiğinde 63 yaşındaydı. Yaşı hakkında, Cerir el-Beceli şöyle aktardı:

    Muaviye’nin yanındaydım ve şöyle dedi: ‘Allah Resulü 63 yaşındayken öldü, Ebu Bekir 63 yaşındayken öldü ve Ömer 63 yaşındayken öldürüldü.

    On buçuk yıldan biraz daha uzun bir süre halifelik yaptı. Sabah namazı sırasında Ebu Lü’lüe olarak da bilinen Piruz Nahavandi tarafından öldürüldü. Ebu Lü’lüe, Mugire bin Şu’be’nin İranlı kölesiydi ve Mecusilik (Zerdüşt) dinini takip ediyordu.

    Peygamber’in (s.a.v.) sahabesi olan Ebu Rafi’ (r.a.) olayı anlatır:

    Ebu Lü’lüe, Mugire bin Şu’be’nin kölesiydi ve değirmen taşı yapardı. Mugire her gün ondan dört dirhem keserdi. Ebu Lü’lüe Ömer’le karşılaştığında ‘Ey Emirü’l-Mü’minin, Mugire benden çok fazla alıyor, azaltmasını söyle’ dedi. Hz. Ömer, ‘Allah’tan kork ve efendine iyi davran’ dedi. Hz. Ömer Mugire ile konuşup ondan bunu azaltmasını istemeye niyetlendi, ama köle sinirlendi ve ‘Onun adaleti benim dışımdaki herkesi kapsıyor’ dedi. Bu yüzden onu öldürmeyi planladı. İki başlı bir hançer yaptı, onu keskinleştirdi ve üzerine zehir koydu, sonra Hormuzan’a göstererek sordu: “Bunun hakkında ne düşünüyorsun?”. O da, “Bununla kimseyi vurguna uğratacağını sanmıyorum ama onu öldüreceksin” dedi. Bunu takiben, Ebu Lü’lüe Ömer’e saldırmak için fırsat kolladı. Sabah namazı vaktinde yanına geldi ve Ömer’in arkasında durdu. Âdeti olduğu üzere, namaz için kamet getirildiğinde Ömer halka seslendi ve saflarını düzeltmelerini söyledi, tekbir getirdiğinde Ebu Lü’lüe onu önce omzundan sonra da böğründen bıçakladı ve Ömer yere düştü.

    Peygamber’in (s.a.v.) bir başka sahabesi olan Amr bin Maymun da olayları kendi anlatımıyla aktarır:

    Vurulduğu gün benimle onun arasında Abdullah bin Abbas’tan başka kimse yoktu. Safların arasından geçerken, “Saflarınızı düzeltin” der, saflar düzelince öne geçer, tekbir getirir ve bütün insanlar toplanana kadar ilk rekatta Yusuf veya Nahl suresini ya da benzeri bir sureyi okurdu. Tekbir getirir getirmez bıçaklandığında, “Köpek beni öldürdü ya da yedi!” dediğini duydum. Elinde iki ucu keskin bir bıçakla kaçmaya çalışan yabancı, sağından ya da solundan kimseyi geçirmeden bıçakladı. On üç kişiyi bıçaklamış ve bunlardan yedisi ölmüştür. Müslüman adamlardan biri bunu görünce üzerine bir örtü attı ve yabancı yakalandığını anlayınca kendini öldürdü.

    Hz. Ömer, Abdurrahman bin Avf’ın elinden tuttu ve halka namaz kıldırması için onu öne geçirdi. Onun hemen arkasında bulunanlar ne olduğunu gördüler; caminin diğer bölümlerinde bulunanlar ise fark etmemişlerdi. Abdurrahman onlara kısa bir namaz kıldırdı ve bitirdiklerinde Hz. Ömer, “Ey İbn Abbas, beni kimin öldürdüğünü bul” diye sordu. Hz. Abbas, bir süre etrafta dolanıp geldi ve ‘Mugire’nin kölesi’ dedi. “Zanaatkâr mı?” diye sorulduğunda, “Evet” dedi. ‘Allah ona lanet etsin, efendisine ona iyi davranmasını söylemiştim’ dedi. Müslüman olduğunu iddia eden bir adamın eliyle beni öldürmeyen Allah’a hamdolsun.

    Onu evine taşıdılar, biz de onunla birlikte yola çıktık ve sanki daha önce insanların başına hiç felaket gelmemiş gibiydi. Ona bir miktar nebiz getirildi ve onu içti, ancak midesinden aktı. Sonra ona biraz süt getirdiler ama süt yarasından dışarı çıktı. Ölmek üzere olduğunu anladılar, biz de evine girdik ve insanlar gelip minnetlerini bildirmeye başladılar.

    Hz. Ömer şöyle dedi: ‘Müminlerin annesi Ayşe’ye git ve Ömer’in sana selam gönderdiğini söyle. Emirü’l-Mü’minin deme, çünkü bugün ben artık müminlerin önderi değilim. Ömer bin Hattab’ın iki arkadaşıyla birlikte kalmak için izin istediğini söyle. Abdullah bin Ömer onun yanına gitti ve onu ağlarken buldu. ‘Ömer ibn el-Hattab sana selam gönderdi ve iki arkadaşıyla birlikte gömülmek için izin istiyor’ dedi. ‘Kendim için istemiştim ama bugün onun için vazgeçeceğim’ cevabını aldı, geri döndüğünde bir adam Ömer’i oturtmak için ona yardım etti ve “Ne haberin var?” diye sordu. O da, ‘Duymak istediğin şey ey Emirü’l-Mü’minin, o izin verdi. Ömer, ‘Allah’a hamdolsun, beni bundan daha fazla endişelendiren bir şey yoktu’ dedi.

    Hz. Osman, Hz. Ömer’in hayatının son anlarını anlatır:

    Ömer’i en son ben gördüm. Onu görmek için içeri girdiğimde başı oğlu Abdullah bin Ömer’in kucağındaydı. Ona: “Yanağımı yere koy” dedi. O da: “Benim uyluğumla yer arasında bir fark var mı?” dedi. İkinci ya da üçüncü kez: “Yanağımı yere koy, annenden yoksun kalasın.” dedi. Sonra bacağını diğerinin üstüne attı ve ‘Allah beni bağışlamazsa vay halime ve vay anama’ dediğini duydum, sonra ruhunu teslim etti.

    Ömer yıkandı, kefenlendi ve şehit olmasına rağmen onun için cenaze namazı kılındı. Cenaze namazını Suheyb bin Sinan (Suheyb er-Rumi olarak da bilinir) kıldırdı. Ömer, peygamber’in gömüldüğü odaya gömülmüştür. Osman, Said bin Zeyd, Suheyb ve Abdullah bin Ömer, Ömer’i defnetmek için kabrine indiler. Başı batıya doğru, Ebu Bekir es-Sıddık’ın omuzlarının arkasına yerleştirilmişti ve yüzü kıbleye dönüktü. Ayakları doğuya doğru dönüktü.

    Peygamber’in (s.a.v.) Mübarek Bedenini Ortadan Kaldırma Girişimleri

    Tarih boyunca Peygamberimizin (s.a.v.) mübarek bedenini istirahat ettiği yerden çıkarmak için bir dizi girişimde bulunulmuştur. Peygamber’in naaşını Kahire’ye nakletmek isteyen Fatımi Halifesi Hakim bi-Emrillah tarafından en az iki girişim gerçekleştirildi.

    En cüretkâr girişim, Hicri 557 (Miladi 1164) yılında Endülüs’ten (Müslüman İspanya) Faslı hacı kılığına giren iki Hıristiyan adamın kötü niyetle Medine’ye gitmesiyle başlamıştır. Medine’deyken, Mescid-i Nebevi’nin içinde yer alan Hücre-i Saadet’in yakınında kiralık bir evde kaldılar.

    İki adam kendilerini yerel halka tanıttılar ve sonra Medine sakinlerini düzenli olarak Peygamber’in (s.a.v.) mescidinde namaz kılarak, Cennetül Baki ‘yi ziyaret ederek ve sadaka vererek kandırdılar. Bu iki adam, nurlu şehrin Müslümanlarının haberi olmadan ikamet yerlerinden Hücre-i Saadet’e doğru bir tünel kazmaya başlamıştı. Kazdıkları toprakları deri torbalara doldurur ve ikamet ettikleri yerden taşıdıktan sonra Cennetül Baki’ye atarlardı. Bunu bir süre devam ettirdiler ve sapkın amaçlarına yaklaştıklarını düşündüler.

    O dönemin Müslüman dünyasının önde gelen liderlerinden biri, Selçuklu İmparatorluğu’na ait Suriye eyaletini yöneten Sultan Mahmud Nûreddin Mahmud Zengî (rahimahullah) idi. Onu, valilerinden biri olarak atayan ulu Selahaddin Eyyubi’nin akıl hocasıydı. Cesur ve asil bir lider olarak ün kazanmış ve Hıristiyan Haçlı ordularının defalarca yenilgiye uğratılmasından sorumlu olmuştur. Bir gece, gece namazlarını kıldıktan sonra, Peygamberimiz (s.a.v.) ona rüyasında göründü. Rüyada Peygamberimiz (s.a.v.) sarı saçlı iki adamı işaret etti ve şöyle dedi: “Ey Mahmud, beni onlardan kurtar.” Sultan şaşkınlık içinde uyandı. Bu beyanın ne anlama geldiğinden emin olamayınca dua etti ve uyumaya devam etti. Rüyasını biriyle paylaşmaya karar verene kadar aynı rüyayı üç kez gördü. Doğruluğu ve bilgeliğiyle tanınan vezirlerinden Cemaleddin El-Mevsıli’yi (rahimullah) çağırdı. Cemaleddin, Sultan’a rüyadan kimseye bahsetmemesini ve derhal Medine’ye gitmesini tavsiye etti.

    Sultan ve adamları bin deveyle birlikte kısa bir süre sonra Suriye’den Medine’ye doğru yola çıktılar. Kervanın hedefine ulaşması 16 gün sürdü. Sultan Medine’ye girdikten sonra doğruca Mescid-i Nebevi’ye gitti ve burada namaz kıldı. Medine valisi, Sultan’ın aniden gelişine şaşırarak, saygılı bir şekilde beklenmedik gelişinin nedenini sordu. Bunun üzerine Sultan rüyasını valiye anlatır ve ondan yardım ister.

    Vali, Sultan’a rüyasında gördüğü iki adamı görseydi tanıyıp tanıyamayacağını sordu. Olumlu yanıt alınca Vali, şehirde halka bir duyuru yaparak Sultan’ın kendilerine yiyecek ve hediyeler vereceği bir toplantı düzenleyeceğini bildirdi. Ancak toplantı sırasında Sultan, orada bulunanların yüzlerini inceledi fakat saldırganları teşhis edemedi. Vali gelmeyenler olup olmadığını sorduktan sonra, bölge sakinleri kendisine iki kişinin gelmediği bilgisini verdi. Mahalle sakinleri iki adama kefil oldular ve Sultan’a onların doğru insanlar olduğunu söylediler.

    Vali bunun üzerine, iki adamın kendisine getirilmesini emretti ve Sultan onları hemen tanıdı. Ziyaretlerinin amacını sorguladıktan sonra, adamlar ona hac ibadetini yerine getirmek ve Mescid-i Nebevi’yi ziyaret etmek için geldiklerini söylediler. Sultan’a bir yıl boyunca Medine’de yaşamayı planladıklarını söylediler. Sultan daha sonra adamların evini aramaya başladı ancak suç işlediklerine dair herhangi bir kanıt bulamadı. Daha yakından inceledikten sonra, büyük miktarda para ve bir çarşafla örtülmüş bir tahta parçasıyla karşılaştı. Levhayı kaldırıp tahta parçasını kaldırdıktan sonra, neredeyse Hücre-i Saadet’e ulaşmış olan tüneli ortaya çıkardı.

    İki adam derhal tutuklandı ve sorguya çekildi. Kendilerine Arap dili ve Arap gelenekleri öğretilmiş olan Romalı Hıristiyanlar olduklarını itiraf ettiler. Görevlerinin Peygamberimizin mübarek bedenini çalmak ve Roma’ya götürmek olduğunu itiraf ettiler. Adamlar ölüm cezasına çarptırıldı ve suçları nedeniyle idam edildi.

    Bu vahim olayın ardından Sultan Nûreddin Zengî, Hücre-i Saadet’in etrafına bir hendek kazılmasını emretti. Gelecekte odaya aşağıdan tünel açma girişimlerini önlemek amacıyla hendek erimiş kurşunla doldurulmuştur.

    Add comment

    Topics